13 Kasım 2018 Salı

ÖYLESİNE...

       Selam,
       Enerjimin hayli yüksek olduğu günler yaşıyorum. Tek kelimeyle kendimi iyi hissediyorum. Daha fazla ya da daha az degil. E mübarek olsun o zaman! denir değil mi? Noksan ya da gergin ya da mutsuz hissettiğimde -belirgin bir sebep görünmüyorken- neler oluyor veya olmuyor dersin? Kim bilir. 4 aylık kafa iznine ayrıldım, birkaç gün dışında öyle huzurlu ve rahat geçiriyorum ki, sanırım özlemişim ara vermeyi. Klişelikten ölmeyeceksem kendime zaman ayırmayı. Eşim okusa 'gözüne dizine dursun, daha ne kadar zaman ayıracaktın?' der belki. Ama düşünüyorum da son yıllarım öyle yoğun geçmiş ki, gündelik olarak her günüm o kadar yoğun olmasa da yıllarım yoğun geçmiş. Bir kere üstümden bir annelik geçmiş! Çok şükür geçip gitmedi de en meşakkatli yılları geçti. 7,5 yıldır aralıksız her gün çocuk büyütüyorum (iyi ki). 6 yıldır aralıksız çalışıyorum-toplamda 12 yıldır-. 11 yıldır oldukça yorucu bir ilişki yürütüyorum. Şimdi ise geceleri rahatça oturup, sabah oğlanı okula gönderdikten sonra öğleye kadar uyuyorum. Kalktığımda canım isterse kahvaltı yapıyorum, istemezse oğlum okuldan gelene kadar başka şeyler yapıyorum. Kitap okuyorum, örgü yapıyorum, spora veya yogaya gidiyorum, hoşuma giden yerde durup bir kahve içiyorum. Evde yemek, kek, kurabiye, reçel yapıyorum. Yeni öğrendiğim tarifler deniyorum. Oğlumla yorgunluk engeli olmadan zaman geçiriyorum. Bazen eşimi özlüyor, arada kavuşuyorum. Sonra da bu koşulları sağlayan herkese ve herşeye minnet duyuyorum. Arada delleniyorum, nedenini bazen anlıyorum bazen anlamıyorum. Tekrar çalışmak istememekten korkuyorum. Resim yapmaya başlayayım diyorum bir türlü başlayamıyorum. Ortalama ayda bir defa psikoloğa gidiyorum, kendimi ve diğerlerini anlamaya çalışıyorum.
       Psikolojiye merak saldım son yıllarda. Bolca bu konuda okuyorum. Okudukça daha çok şeyi merak ediyorum ve daha çok okuyorum. Sonra etrafıma bakıyorum, başkaları neden psikolojiye kafa yormuyor diye merak ediyorum. Bir ben miyim anlamaya çalışan bilmiyorum. Anladım zannettiğim şeyleri gerçekten anlıyor muyum diye düşünüyorum. Bildiğim sanrısına düşmekten korkuyorum.
       Alper Hasanoğlu okuyorum şu sıralar. Bana çok iyi geliyor. Bazı soruların cevaplarını buldukça önümde açılan kapılardan gördüğüm genişlikten dehşete düşüyorum. İnsan denen şey bu kadar derya deniz mi diyorum. Sonra bir kriz anında hepsini unutuyorum, içimdeki hezeyanlara yenik düşüyorum. Ama insan olmak içinde tüm duyguları barındırıyor değil mi? Derken bu yazıya başlama amacımı unutuyorum ve sayfayı kapatıp tekrar okumaya dönüyorum.

2 Kasım 2018 Cuma

TEHLİKELİ SULAR(!)

       Bugün çok "tehlikeli" bir konu hakkında yazacağım. Yazarken de bu konunun beni neden bu kadar gerdiğini anlamaya çalışacağım: Dini inancı olan insanlar ve olmayan insanlar...
       Dini ve öğretilerini sorgulamam çok uzun yıllarımı aldı. Sorguladım çünkü yalnızca çocukluk yıllarımda koşulsuz iman ediyordum. Sonucunda da o çocuk kalbiyle acı ve vicdan azabı çekiyordum. Sevdiğim insanların işledikleri günahlar yüzünden cehenneme gideceklerini düşünüyor, onların günahlarına engel olamıyor, gece gündüz dua okuyup acı çekiyordum. En çok da annemin 'cehennemde cayır cayır yanmasından' korkuyordum. O zaman büyükler sağ olsunlar hiç sakınmadan konuşuyorlardı küçüklerin yanında. Cehennem ateşiyle ilgili korkunç tasvirlerin ardı arkası kesilmiyordu.
        Sonra ergenliğe girdim ve fani dünyanın çeldiricileriyle kendi vicdanım arasında bocalamaya başladım. İlk gençlik yıllarım bu iç çatışmayla kısmen heba oldu. Çok sonradan anladım ki insanın bir doğası var. Bu doğanın getirdiği şeyleri yaşamak kaçınılmaz. Olur da kendini sıkıp kaçınırsan ilerde içinde bir dolu aksaklık ve eksiklik olarak kalıyor ve hayatını aksatıyor. 15 yaşında bir ergenin birinden hoşlanması ve elini tutmak istemesinin normal ve doğal olduğunu ileriki yıllarda kabul edebildim. Daha ileriki yıllarda da 15 yaşında kendini bastırarak bunları yaşamayan insanların içlerinden akan cerahati gördüm.
       Yirmili yaşlarım dine inanarak ama sorgulayarak geçti. Günah ve sevap tanımlarım yeniden oluştu.
      Otuza vardığımda günah ve sevap yerini kötülük ve iyiliğe bıraktı. İnsanın kendine ve başkalarına zarar veren davranışların günah, tersi olanların da sevap olduğuna kanaat getirdim. Ancak ilahi bir güç tarafından gerçekleştirilebilecek şeylerin sebeplerini bilimin ve aklın gücüyle kavramaya çalıştım. Kavramaya başladıkça kafamdaki sorular aydınlanmaya başladı birer ikişer. Ve sonra sadece akılla kavranıp anlaşılabilen şeyler beni tatmin etmeye başladı. Derken dinler uydurulma gelmeye başladı. İyi ihtimalle insanları toplumsal düzene adapte etmek için yazılıp söylenmiş kurallar bütünü olarak görmeye başladım. En sonunda vicdana inandım. İnsan sağlam bir vicdan tesis ederse kendine dinin ödül ve ceza sistemine ihtiyaç duymaksızın da insan olabilir, kendisi ve diğerleri için anlamlı yaşayabilir dedim.  Bunları düşünürken bir yandan da bundaki kibiri hissetmiyor değilim. Bu düşünce yapısında 'insan' a büyük bir önem atfediliyor çünkü. İnsanın aklını fikrini ve vicdanını hayatın temeline oturtmak biraz kibirlice de geliyor. Ama mevcut öğreti ve kabuller içinde beni en çok bu ikna ediyor yine de. Bu noktada kişisel kibir devreye giriyor olabilir. Orada hala bir şerhim var yani kendime.
        Peki bu noktaya en çok ne sürükledi beni? Dünyada, özellikle bizim ülkemizde olup biten haksızlıklar, cezasız kalan suçlar,zulümler, kıyımlar...İlahi adalet duygum maalesef günbegün üzerime yıkıldı. Ya ben yanlış anlamıştım ilahi adaleti ya da hiç olmamıştı. Fani dünyanın güç dengelerine göre dönüyordu devran. Güçlü olan istediği aldatmacayı, kötülüğü, haksızlığı yapıyor ve hiç bir bedel ödemiyordu. Hele bizim ülkemizde...Din iman adı altında onlarca yıldır süren suistimal belki de objektifliğimi yitirmeme sebep oldu. Yıllar boyunca sistematik biçimde din siyasete malzeme edilmemiş olsaydı belki bugün duruşum daha farklı olabilirdi. Bilemiyorum...
       Düşüncelerim evrildikçe beslendiğim kaynaklar, takip edip okuduğum insanlar da değişmeye başladı. Aynı zamanda çevremdeki insanlarında dini düşünceleri az ya da çok değişti. Kısaca özetlediğim yıllarda bu dönüşümü yaşayan binlerce insan olduğunu biliyorum. Farkettim ki sorgulayan insanlardan daha iyi besleniyorum ve düşünceleri bana daha ufuk açıcı geliyor. Kabulleniş ve ilahi güce teslimiyet bir yerde daha konforlu. Hala zaman zaman ben de öyle yapıyorum. 'Allah büyüktür', 'İş olacağına varır', 'Her şerde bir hayır vardır' vesair cümleler dilimde ve kalbimde duruyor. Ama hayatımı bu şekilde kollarımı kavuşturup teslim olarak geçirmiyorum. Tamamiyle teslim ve kabul bana anlaşılmaz geliyor. Her konuyu buna bağlayan insanlar da ne yazık ki bana pek bir şey katmıyor. Bana bir şey katmayan insanlar da artık beni açmıyor. Yorumlayıcı, açıklayıcı, kavrayıcı dini yaklaşımlara hala varım. Kabul ederim etmem ayrı ama dinlerim, okurum ve konuşurum. Ama bu dindir, tövbe haşa sorgulanmaz yaklaşımını kesinlikle kabul edemiyorum. Hatta biraz daha abartayım şu çağda aklım hayalim almıyor. O düşünme kabiliyeti boşuna verilmedi her halde sana diyorum. İnanıyorsan da neye niye inandığını bir zahmet bil diyorum.
       Bunları diyorum demesine ama bu beni toplumda 'marjinalleştiriyor'. Oysa ki ben 21. yüzyılda dindarlığı marjinallik olarak görüyorum. Ancak ne var ki toplumda sayıca az olana marjinal deniyor. Geldik mi burada da çoğunlukçuluğun gazabına!
       Buraya kadar düşünceler üzerine yazarak geldim ama azcık da insanları çekiştirerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Dini inancı olan insanların saygıya şayan kutsal değerleri var ya, işte daha farklı inanan veya hiç dini inancı olmayan insanların da aynı saygıya şayan duygu ve düşünceleri var. İnananın ne kadar hakkıysa saygı beklemek inanmayanın da o kadar hakkı değil mi?
        Huzur ve bütünlük içinde kalınız efendim.
     

31 Ağustos 2018 Cuma

Selam, ben geldim!
Son zamanlarda neyi farkettim biliyor musunuz?
Hayal kurmadığımı, aktif hiç hayalimin kalmadığını, hatta kafayı zorlasam da hayal kuramadığımı. Hayalsiz kalmışım a dostlar! Ee ne yapalım, hayal pratiği...
İş hayatımdan memnun değilim, bir süredir değiştirmek istiyorum. Ama önümdeki seçenekler 'green of the same shit' kabilinden olduğu için harekete geçmedim henüz. Aramızda kalsın ama şu sıralar yeni şeyler deneyebilirim aslında, geçim sıkıntım yok çünkü. Bugün geldi bir bana. Ne geldi? İlk gençlik hayalim. Çok çılgınca değil ama kitap-cafe açmak isterdim. Hatta mimarlık fakültesinde okurken bir dönem projem buydu. Kuzguncuk'ta kitap-cafe. Çok da güzeldi bence. Böyle denize nazır asma katı vardı kitap okunan. Bir de ne vardı biliyor musunuz? Karaköy tarafından İstiklal Caddesine çıkan bir sokakta mini minnacık bir kurabiye dükkanı açmak. Şimdi oralarda birbirinden minnoş çokça cafe var zaten. Şimdi ben kitap okumayı, çay-kahve içmeyi, güzel bir mekanda oturmayı, kek ve kurabiye yapmayı ve ikram etmeyi çok seviyorum. Hepsini bir araya getirsem, başına da ben geçsem, fena mı olur komşular?